Arşivde Neler Var







ANILARIM BOMBOS!
"Bu hayat bana yakışmadı,lütfen baştan alalım..."

Bekledigim Hayat bu degildi... T.Y

.

23.01.2017

Sürprizleri Sevmiyorum

  Sıkılmanın gerçek anlamı büyümek olmalı çünkü sıkılmak büyümenin temelinde var. İnsan yaşı ilerledikçe işler o kadar zorlaşıyor ki, bununla birlikte beklentiler de artıyor. Böylece mutlu olamadığımız için sanki daha fazla sıkılıyoruz. En azından ben, hiç bilmem küçükken sıkıldığımı. Mutlaka kendimi mutlu edebilecek bir şeyler bulurdum, şimdi ise ne yaparsam yapayım yaranamıyorum kendime. Hani biraz olgunlaşsam belki diyorum o zaman kabullenmeyi bile öğrenirim herhalde.

   Ben ne istiyorum Allah bana ne veriyor. Pat diye arayıp “evlenelim” dese ölür mü sanki! Sular mı kesilir? Hayat mı durur? Ne olur biri bana söylesin. Hep baştan savma, nasılsın ne yaptın tarzında mesajlar. Hani kafaya da koydum bir kere, erkek istedikten sonra yapmayacağı şey yoktur diye. Yaşımıza da artık az sayılmaz, ne istiyorsa yapsın demekten başka seçenek bulamıyordum kendimde.

  Bir an askere çağırdılar diye sevindim, unuttum ya okuduğunu ne askerliği. Adam baya, baya askere gidemiyor işte. Ay ne güzel asker yolu beklerim dönünce de evleniriz! Sonra bebişlerimiz olur diyordum ama nerde… Bu şekilde sanki dört beş yıl daha beklerim gibime geliyor. Aklım fikrim evlenmekte gibi konuşuyorum ama yok öyle değil, yılların acısı var üstümde. Bok var gibi, uzaktan uzağa sevmek insanın canını yakıyor gerçektende. Onunsa böyle düşünüp düşünmediğini bir türlü kestiremiyorum. Ya düşünmüyorsa keserim kendimi artık! Ya da kesmem annem kızar sonra, ilaçla temizce hallederim.

  İnsanın sevdiğinin uzakta olduğunu bilmesi daha fazla özletiyor sanki buralardayken hiç görmesem de özlediğimi fazla hissetmiyordum gibi. Bilinçaltı herhalde, uzakta olduğunu bilmek bizi belki de alt üst eden. Öyle de olsa aynı havayı soluduğunu bilmek bile güç veriyor bazen.

   Ay sıkıldım bunaldım. Kendimle baş başa kaldım. Yalnızım dostlarım yalnızım yalnız diyebilecek bir dostum bile olmadığına göre gece vakti gözlerden ırak plajda serilip serpilmeye kararımı verdim. Anında valizime gerekli gereksiz şeyleri tıkıp, düştüm ihtiyar kızların yanına. O vakitte plaja bir başıma gidecek değildim ya, yerler adamı belli mi olur.

    Aslında onları yemeleri lazım ama nasıl oluyor da hala bekarlar anlayamıyorum. Yaşlarını söylemedikleri sürece benden daha genç diri ve şıklar. Birde giydiler mi bikinilerini, seriliyorlar deniz kenarına. Bacılarım benim be! Bir sülalede böyle gen fırtınası esemez. Terbiyesizler bütün özünü suyunu gelen nesillerine havale etmeyi başarmış. Hele ki yeğenleri, duble ballı kaymaklı ekmek kadayıfı gibi. Kıskanmamak elde değil ama tövbe seviyorum o kızı. Her gelişinde kafa kafaya verip bazı erkeklere telefonda sözle taciz etmeye varana kadar, yapıyoruz her türlü piçliği. İki aslan anlaşamaz derler ama bizde böyle eğlence hat safhada!

   Yalnız onun yanındayken benim tek sorunum, kendimi deneme boy ürün gibi hissediyorum.  Rafta o öylece dururken, millet her an beni deneyip onu alacak gibi korkuyorum. Haliyle zoruma gidiyor tabii, bizim kaymak hatun benden küçük olduğu halde, incecik fizik, göğüsler fora olunca bildiğin Beyonce’nin çamaşır suyunda bekletilmiş hali. Bunca seksapelliği bir anda yakından görmeyi bünyem kaldırmıyor. Daha kız kardeşini saymıyorum bile! O zaten kendini ablasına kopyalamaya adamış, minik veliaht. Allah bunların anatomisine çifte güzellik eklerken beni niye bırakmış diye düşünüp hüzünlenmiyor da değilim. Neyse ki bunların geliş gidişleri sınırlı sayıda olduğundan, anaçlarla idare ediyorum.

   Çantamı anasına emanet ettim, sap gibi bir başıma girdim denize. Avaralıktan yapacak bir şeyde olmayınca sıkıldım, dubalara kadar yüzüp düşünmeye başladım yine. 
Yarım saat sonra. Tin, tin sudan çıkmış it gibi ilerledim baktım kimse yok, denizden tarafa tekrar döndüm. “hee geldin mi” diye söylendi.   Ben geldim de çantam gelmemiş gibi oldugundan, sordum.

   Ben deniz fantezisi kurmaya çalışırken, buda burada sıkıntıdan denize girebilme fantezisi kuruyormuş. Madem giremiyorum ayaklarımı sokayım bari diyerek usul usul yaklaşmış kıyıya. Tabii olan benim çantaya oldu!  Bütün dünyam başıma yıkıldı sen misin tüm mal varlığını bir çantaya sığdırmaya çalışan. İçinde ne var ne yok gözümün önünden geçince hangi birine üzüleceğimi de şaşırdım, telefonda karar kıldım.

 Daha siftah bile yapmadığım convers içindeydi. Bok mu varda denize taşıyorsun? Tüm bunlar bana mubah. Hem de doğum günümde! Bana layık görülen doğum günü buydu işte. Zaten bi o var kutlayabileceğim, onu da ben dahil kimse hatırlamıyor. Bu vesileyle de hatırlamış oldum günü. Eeee birde utanmadan cıkıp kasıla kasıla 7 uğurlu sayım demiyormuyum! Lan 7’nin ne hayrını görmüşümde!  27- 07 doğumlu biri olarak her yıl bu tarihte çilem başlıyor sanki, diye diye gidene kadar dövündüm durdum artık.

   Bir yandan da hemen aramaya başladık, derken abimin beni almak için geldiğini fark ettim. Gülerek yaklaştı “demin bi kız gördüm çantası aynı seninkine benziyordu. Sen sanıp arkasından gittim valla son anda fark etmesem baya ileri gidecekmişim” dedi. Ne! Nerde? Ne tarafa gitti? O benim çantam, hadi gidelim belki buluruz diyerek heyecan yapınca. Gamsız öküz, “bana ne bu saatte gelmeseydin, giden gitmiş birde arkasına mı düşeceğim” dedi. Adam tabii, o kadar zengin ki bana bile kızsa telefonunu kafama atıp atıp kırıyor, haliyle kolay degil benim için kosturmak.

   Valla anne kusura bakma beni leylekler getirmiş olabilir ama bunu kesinlikle ayılar getirmiş başka açıklaması olamaz!

   Hiçbir müdahalede bulunmadan öyle mal gibi çıktık geldik eve, her şey bir anda üst üste gelince başladım artık sinirden ağlamaya. Olmuşla ölmüşe çare bulunmazmış ama o kadar alışmışım ki telefona sonraki günler bile unutup nereye koydum diye her yerde aradım durdum. Sabah gözümü açar açmaz elimle yastığın altını yokluyorum, bulamayınca da yatağın altına eğilip bakıyorum.

   Telefonu aramakla geçen üç beş günün ardından yeni cep telefonuma kavuşarak, rahat bi uyku uyudum. Yine rüya yine ben, o anda sabahın ilk ışıklarında gözümü açmış oldum. Ah birde bunlar olmasa, baykuş misali yaşayacağım ama gerçi o aralar o kadar çok rüya görüyorum ki, yaşamımın yarısını bilmediğim diyarlarda dolanarak tamamlıyorum. Uyku sersemiyle “geldin değil mi?” diye mesaj bırakmışım. Oda, “nasıl bildin ya?” şeklinde cevap atmış. Orda kendime geldim işte, her haltı çocuğa bilip bilmeden konuş sen! Rüyamda otobüsten indiğini gördüm diye saçmalanır mı? Öylesine söylemiştim diyerek uyumaya devam ettim artık.

   Yaşamım boyunca hayatıma en çok burnunun sokanlardan biride rüyalarım olsa gerek. Bazı şeyleri önceden yaşar gibi olmak bütün yaşam enerjimi alıp götürüyor elimden. Hadi görmezlikten geleyim diyorum, bu sefer de inanmak istemediğim rüyayı sorgulamaya başlıyorum. İlla doğru mu, değil mi diye sorgulamaktan anı yaşayamıyorum. Geçmişte gördüğüm rüya denen hayal sahneleri aslında pek emin olamasam da sonradan gerçek olanlar oldu bir şekilde.

   Tam evlenecekken Atom ortalardan kayboluyor. Arıyorum buluyorum ama o hala beni arıyor.  Ne kadar karşındayım buradayım desem de görmüyor beni. Bu sefer ben kendimi kaybediyorum, aramaya başlıyorum. Sonra her şey toz bulutu, kısacası ikimizde kayboluyoruz ve yanımda başka bir adamla gözümü açıyorum. Bu da kim lan! Ben böyle birini tanımıyorum derken yüzüne bakmaya çalışıyorum seçemiyorum ama fizik desen yerinde boylu boslu yapılı elinde de gelin çiçeği var. Kimsin demeye kalmadan, onunla evlenmiş oluyorum. O sırada Atom ve ben göz geliyoruz “bana bunu da mı yapacaktın?” demesiyle uyanıyorum. Rüya olduğu için, defalarca şükrettiğim böyle kabuslar işte. Rüya sonuçta fazla takılmamak gerek, zaten saçma diyerek kendimi yatıştırıp, unutmaya çalışıyorum tabii gene görüyorum. 

Uffff kabuslar gerçek olmasın...